Köşe Yazısı

UKALA TAKIMI

Büyük evler alıyoruz, durmadan
kendimize barınak yerine yeni tapınaklar
almakla geçiriyoruz hayatı, biri yetmiyor iki,
iki de yetmeyince, yılda on gün veya yirmi
gün belki üçyüzaltmışbeş günün bir günü
bile uğrayamadığımız yazlıklar ediniyoruz.

Tapınaklarımızın içlerini devasa
eşyalarla doldurup gördüğümüz her boşluğa
her duvara bir obje iliştiriyoruz, boş duvarları
dolduruyoruz kafamızı kaldırdığımızda bize
sadece tavan kalıyor görkemli avizelerden
duvara yer kalmışsa tabii… kendimize inşaa
ettiğimiz sözde tapınaklarda ne ruhumuz
rahatlıkla gezebiliyor ne kendimiz sağa sola
eşyaya çarpmadan ilerleyebiliyoruz.
Tozlarını alıp bakımlarını yapıp, gerekirse
yıpranmasın diye üstlerine oturmaktan bile
kaçınıyoruz dışımızı özenle güzel tutma
gayreti sürüp gidiyor, dışımız ışıl ışıl! Üstelik
eşyaya hizmette kusur etmiyoruz!

Hiç dönüp şu soruyu sordun mu
kendine, nesnelere gösterdiğim özenin
onda birini karşımdaki insana gösterdim mi?

Çine özenmeyen insan nesnelerle
neyi kapatmanın telaşındadır hiç düşündün
mü?

“Gerçekten büyük olan bir şeyi
göstermek insanları onun çevresinde
toplamaya yetebilir ve eğer doyumsuzlukları
yeterince fazlaysa onlara sunulan ideoloji ne
olursa olsun peşinden gideceklerdir.” der
Andras Balint Kovasc …

Sorular dünyasındayız insan
kendine soru sormazsa, sorgulamazsa
kendine yeni yollar açabilir mi? Farklı
pencerelerden bakabilir mi? Başkasını
sorguya çekmeden önce, kişinin kendi
sorgusunu tamamlamış olması gerekmez
mi?

Niye kimse elini taşın altına koymak
istemiyor? Hiç düşündün mü? Niye kimse
yorulmak istemiyor? Niye kimse çaba sarf
etmiyor? Vasatlıktan kurtulmak için niye
kimse kılını kıpırdatmıyor ?

Bütün bunları yapmadığı halde neden
sürekli vitrinde olmak istiyor?

Günümüzde başarı artık niye bu
kadar ucuz? Hiç düşündün mü ?

Çabalamadan emek vermeden veya
başkasının emeğinin, başarısının üstüne
konmak daha açık bir ifade ile kolay erişip
hızla tükettiğin her haz seni daha fazla
acıktırır ve bu kısır döngü sürüp gider çünkü
geldiğin nokta son duraktır ve adı
doyumsuzluktur!

Kaybedenler Kulübü’nü izlemiş
olanlar mutlaka hatırlayacaklardır filmde
şöyle bir ifade geçer “Aslında kazanmak
nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir
Antonious olduğunu düşün, Paris’e geldiğini
ve o takın altında olduğunu ve bütün
insanların senin altında olduğunu düşün ve
gücün en üstünde olduğunu! Yalnız kaldığın
o anda n’oldu be, şimdi n’olcak? Diyorsan
kaybedensin sen, kaybetmişsin, yani o anda
en büyük zaferin içinde kaybetmişsin.”

Yani bir Heisenberg bir Nikola Tesla
bir Freud olmayacaksan 🙂 bir kıymeti var
mı? Bu kadar alavere dalaverenin bu kadar
doyumsuzluğun!

İyilik yapanlara teşekkür et, bir
tarafın eksilmez, iyi olanı takdir etmeyi bil bu
seni küçültmez, nankörlük dirhem dirhem
çürütür… hep kötülük hep kötü düşünce ile
tıka basa doldurma içini, hep iyiliği
karşındakinden de bekleme, fesatlık
kıskançlık gibi kötü huylardan biraz
uzaklaşmaya çabala, inan hayat böyle
geçmez… biraz da sen iyi olmayı dene…

Birilerine nefes olabiliyorsan aldığını
nefes anlam kazanır..

“İnsan ruhu dünyanın en emperyalist
gücüdür ; fetheder, fetheder ve hiçbir zaman
fethettikleri ona yetmez”, diyen Kazancakis’i
hatırla. Ruhunu güzelliklerle doldurmayı
dene ki ellerinle ektiğin çalının dibinde
oturup meyve yemeyi beklememiş olursun!

Ne diyordu Rumi ;
“Sakın büyüklenme, elde neler var
Bir ben varım deme, yoksan da olur!”

Eylemine katkıda bulunmadığı
cümlenin, zorla öznesi olmaya çalışanlara
inatla soralım!

Pardon sizin konunuz nedir?
Sizin tam olarak derdiniz nedir ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir