Köşe Yazısı

“Türkiye’yi Böyle Gördüm”

“Türkiye’yi Böyle Gördüm”

Seyyahlar ve diplomatların gittikleri gördükleri yerler hakkındaki gözlemlerini okumak ufuk açıcıdır.

Bazıları ön yargılı olabilir.  Bunları anlamak, diğer anlatılarla test ederek elemek zor değil.

Yabancı göz, bizim göremediğimizi görür, ünsiyet perdesiyle fark edemediğimizi fark eder.

Bunu en çok yazanlar bilir.

 Ne kadar dikkatli yazarsanız yazın, kaç kez okursanız okuyun,  başka bir göz okuduğunda bariz yazım hatasını hemen gösteriverir size.

Nasıl da görememişim diye şaşar kalırsınız!

Toplumlar da, insanlar da bir başkasının aynasına muhtaçtır.

Resmin bütünü o aynadan görülebilir.

İyi eğitim görmüş, klasik dillere ve kültürlere hâkim bir soylu olan Ogier Ghiselin de Busbecq, Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Avusturya elçisi olarak İstanbul’a gelir.

Diplomat olarak sekiz yıl burada kalır.

Kanuni dönemi… Geniş bir imparatorluk… Güçlü bir ordu…

Damat Rüstem Paşa,  Ali Paşa sadrazam… Mimar Sinan, Barbaros, Piri Reis, Fuzuli, Baki çağının yıldızları…

Muhteşem bir yüz yıl, imparatorluğun zirve dönemi!.

Yeni keşif hareketleriyle, kıtalar arası canlı bir ticaret. Bu hareketlilikten doğan salgın hastalıklar.

 “Kara Veba’dan beri dünyayı kasıp kavuran pandemi, bu dönemde de aralıklarla devam ediyor.

Büyükelçinin İstanbul’da bulunduğu yıllarda (1554-1562), veba üç yılda bir pik yapıyordu.

Bosbecq, sefirliği boyunca Osmanlı’ya ve Türk insanına dair yaptığı derin gözlemleri ve ilgi çekici notlarını memleketine döndüğünde “ Türk Mektupları” adıyla yayımladı. Mektuplar, “Türkiye’yi Böyle Gördüm” adıyla  Türkçeye çevrildi.

Vebanın pik yaptığı dönemde, kendini izole eden elçi, Büyük Ada’ya sığınır. Dördüncü Mektupta buradaki izlenimlerini anlatır.

“Ben de en uygun yer olarak Büyük Ada’yı gördüm. İstanbul civarındaki ufak adaların en güzeli ve en büyüğüdür. Sandalla dört saate gidilir. İçinde iki tane köy vardır.

Adadaki üç aylık ikametimden çok memnun kaldım.

Kalabalık ve gürültüden uzak dinlendirici bir yerdi.

Ara sıra İstanbul yahut Beyoğlu’ndan bazı dostlarım beni ziyaret ediyorlardı. Onlara veba hastalığının durumunu sorduğum zaman “ azalıyor”  dediler.

Günde kaç kişinin öldüğünü sordum, “beş yüz kadar “diye cevap verdiler.

Dehşet içinde kalmıştım.

“Aman Allah’ım” dedim.

Beş yüz kişi ölürken hastalığın azaldığını söylüyorsunuz, kim bilir hastalık şiddetli olduğu zaman kaç kişi ölüyordu?

Adamlar cevaben “ bin iki yüz kadar…” dediler.

Türklerin inancına göre, her insanın ne zaman ve ne suretle öleceği alnına yazılmıştır.

 Bu alın yazısıdır. Ölmek mukadder ise bundan kurtulmaya çalışmak beyhude gayrettir. Mukadder değilse ölümden korkmak deliliktir.

Bu bakımdan onlar vebaya yakalanmış kimselerin giyeceklerine dokunur, hatta yüzlerini bile silecek kadar kayıtsızlık gösterirler.

Eğer Allah takdir etmişse ölümden ne yapsam kurtulamam, ölmem mukadder değilse bana hiçbir zarar gelmez” diye düşündüklerinden bu bulaşıcı hastalığın yayılma alanı da genişliyor.

Bazen bir aile tümüyle sönüp gidiyor.

İstanbul’dan ayrıldığı yıllarda,  günlük 1200 olan ölüm sayısı 500’e düşüyor, insanlar buna seviniyor.

 Diğer kentler ve kırsallar hakkında ise bilgi verilmiyor.

Bosbeq önemli bir gözlemde bulunmuştur.

 “Toplumun kaderci bir anlayışla salgını ciddiye almadığı, bu tutumun da ölümleri artırdığı.”

Ona göre, ölümlerin çokluğu, yanlış kader anlayışı dolayısıyla insanların salgını ciddiye almamasıdır.

Büyükelçinin aynasından böyle görünüyoruz.

Pandemide temizlik, izolasyon, maske ve sosyal mesafe tedbirleri eskiçağlardan beri bilinen bir uygulamadır.

Hz. Peygamberin, bir yerde veba varsa oraya gidilmemesi, oradan çıkılmaması ile ilgili uyarıları da bilinmektedir.

 Klasik döneminde İslam tıp otoritelerinin epidemiye bakışı, modern tıbbın tedbirlerden farklı da değil.

İbni Sina tıbbın görevini, “insan hasta değilse olmasını önlemek, hasta ise onu tedavi etmektir”, şeklinde tanımlamıştı.

Önce koruyucu hekimlik, sonra tedavi.

Avusturya elçisinin beş yüz yıl önce İstanbul’da resmettiği bu tavır, yazık ki günümüz Türkiye’sinde de gözlemlenebilmektedir.

Bize bir şey olmaz anlayışıyla, maskesiz dolaşmalar, omuz omuza gezmeler.

Ev ziyafetleri. Taziye çadırları.

Yerlere tükürmeler, ıslak mendil atmalar.

Çaya, kahvaltıya çağırmalar, gitmeyince, darılmalar gücenmeler.

El freni çekilmemiş araçlar, bağlanmamış develer…

Tedbirsiz tevekkül.

O günkü ve bugünkü fotoğrafı yan yana koyduğumuzda

Duygusal, duyusal boyuttan,  rasyonel boyuta geçmekte isteksiz olduğumuz görülüyor.

Beş yüz yılda ne değişmiş?

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir