Köşe Yazısı

Kibir mi tevâzu mu?

Kibir mi, tevazu mu?
Hangi elbise yakışır, yeryüzünde şairane
mukim olan insana denilse, terddütsüz
tevazu elbisesi derim.

xxx

Tevazu, insanın kibirli olmama hali.
Alçak gönüllü olması, sınırlarını
bilmesi.
Başkasının değerini düşürme çabasında
olmaması.
Dolgun başaklar gibi…
Esin, besin kaynağı olmasına rağmen,
pazarlamayı sevmemesi.
Karıncaya bile bir ulu nazarla
bakabilmesi.
Bir kendini aşmışlık hali tevazu…
Taklidi yapılamaz.

xxx

Kibir, kendini büyük, başkalarını küçük
görme hali.
Her şeyi ben bilirim tavırları. Küçük
dağları ben yarattım havaları.
Özgüvenleri olmadığından, beğenilmek
için bin bir kılığa girmeler.
Narsist ve omnipotans tavırlar.
Sarımsak kokusu gibi, hemen fark edilir
kibirleri.
Tablo, tıbbi takibe alınması gereken
psikolojik bir vaka mıdır, acınası bir
durum mudur, onu bilemem.
Ama hiç hazzetmediğim tipler olduğunu
söyleyebilirim.
Şundan.
Başkasının varoluşuna tahammül
edemezler.
Galaksi onlar için dönmekte, güneş
onlara doğmaktadır
Bilgiçtirler.Kasıntılıdırlar. İyi hatiptirler
ama, orta kulakta sorunları vardır.
Sağlıklı iletişim kuramazsınız.

xxx

Bazen durup düşünüyorum.
Her şeyin “alçağı”, kötü olmasına
rağmen, “Gönül”ün alçağı, neden iyidir?
Alçak gönüllülüğün, zıddı olan
“tekebbür” neden kötüdür?
Nosce te ipsum’dan beri bütün kadim
kültürler, insanı kendini bilmeye davet
etmişken, “kibir”i neden kalbin
hastalıkları arasında saymışlardır?
İnsan olmanın şifreleri, sanırım bu
soruların yanıtında gizli.

xxx

Bazen de septik yanım öne çıkıyor.
Başlıyor sorgulamaya.
Tamam.
Kibirli, böbürlü insanlar tarih boyunca
hiç eksik olmamış, mütekebbir insan
sıkıntısı çekilmemiş.
Ya mütevazı insan?
Zikredilen özellikleri taşıyan
“mütevazı” insanlar gerçekten var
mıydı, yaşamışlar mıydı?
Yoksa biz mi idealize ediyorduk.
Egolarını kenara koyup, tevazu gömleği
giymişler miydi?
Var mıydı böyleleri?
Dedim ya şüpheci yanım, boş
durmuyor.

xxx

Suriçi İstanbul’unu keşfetmeye gayret
ettiğim yıllardı.
Bizantion, Konstantinapol, Osmanlı ve
Cumhuriyet İstanbul’unu, katman
katman geziyorum.
Süleymaniye Külliyesi civarındayım.
Cami, medrese, kütüphane, hamam,
aşevi ve kalabalıklar …
Civar, hala şehre hizmet veren Mimar
Sinan eserleriyle dolu.
Kanuni’nin türbesini ziyaret edip.
Meşhur Süleymaniye
Kuru fasülyecisi’nde lezzet molası
verdim.
Hastane, köprü, su yolu gibi eserleriyle,
üç kıtaya mührünü vuran, kitabelerde adı
yerine “güçsüz karınca” lakabını kullan,
koca Mimarı da ziyaret edip, ruhuna bir
fatiha göndereyim dedim.
Etrafa kabaca göz gezdirdim mezarını
göremedim.
Bir esnaftan tarif aldım, aramaya
başladım.
Çevreyi tarayarak ilerliyorum.
Civarda, göze görünür bir yapı
gözükmüyor. Döndüm durdum,
bulamadım.
Bir kişiye daha sordum. Tarif edilen
yerlere bakındım, türbesine
rastlayamadım.
Sonunda, bir köşe çeşmesinin arkasında,
taş duvarlı türbeye ulaştım.
Dev yapıların arasında küçük bir mezar
Ben eserlerimle konuşurum dercesine,
kendini adeta gizlemiş.
Eserler, ustasının duygu, bilgi ve
hayallerinin tecessüm etmiş biçimi değil
midir?
Ustayı, eserlerinde aramak varken ben
kendisinin peşine düşmüştüm.
Onun, bir mimar olarak, sadece
mesleğini değil, kendini de aşmış
“mütevazı” bir insan olduğunu o zaman
anladım.

xxx

Bir avuç toprak, biraz da suyum ben,
neyimle övüneyim, işte buyum ben…
Yunus’a ve Yunus gönüllülere selam
olsun.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir