Köşe Yazısı

HERMOS

Yeryüzüne hangi zamanda ve hangi mevsimde
çıktığı bilinmiyor. Arzın yoğun ve ürkütücü,korkunç
gürültüleri, homurtuları, sancıları sonucu bir yolunu
bulup, büyük ve müthiş bir heyecanla kendisini aydınlık
dünyaya atmıştı. Karşısında sonsuz mavi gök kubbeyi
görünce çok şaşırmıştı. Bu engin maviliğe erişeceğini
zannederek ikide bir sıçrayıp denemeler yapmıştı. Engin
ve sonsuz maviliklere hayran kalmıştı. Ortamı aydınlatan
sıcak ve parlak güneş’e aşık olmuştu, tutulmuştu. Güneş’te
ona sevgiyle bakmıştı. Hermos geldiği dünyada daha çok
varlıkların olabileceğini anlayarak, sıçramalarından da
vazgeçerek devrile devrile buz gibi soğuk ak köpüklü
suyuyla dağın eteklerine doğru akıp gitmişti. Nerelere
doğru gideceğini bilmesi mümkün değildi. Ancak bir
özdeyişe göre davranacaktı. ’’Su akar yolunu bulur.’’

Sağa sola savrularak, koşuşturarak, önüne ne
çıkarsa sürükleyerek yoluna koyulmuştu. Yolculuğunun ne
kadar süreceğini,ne kadar zor yada kolay geçeceğini, hangi
zorluklarla karşılaşacağını bilmesi çok zordu. Bu yolculukta
kimlerden nasıl yardım alacağını,kendisine katılanlar mı
olacak yoksa engeller mi çıkacak bilemiyordu. Aslında
kendisine bir rehber seçmeliydi. Yeni ufuklara doğru
süzülmenin kolay olmayacağının farkındaydı. Evreni
aydınlatan sıcak ve güler yüzlü güneşi kendine yol gösterici
seçmişti. Hedefe varmak için engelleri aşarken hiçbir varlığa
zarar vermeden,hiçbir varlığın hakkını yemeden,kendi
emeği ve gücüyle yol alacaktı. Yolculuk tahmin ettiği gibi
çetin geçiyordu. Kimi zaman devasa kayaları aşıyor,kimi
zaman yüksek tepeleri aşamıyordu bekliyordu, çoğalıyordu,
sabrediyordu,dinleniyordu ve nihayet büyük bir güçle
yükleniyor ve hızla akıp gidiyordu,büyük bir keyif duyarak.
Kendine güveni artıyordu. Başaracağına inanıyordu.
Gürültülü şarkılarından ürken ,korkan varlıklarda oluyordu.
Kuşlar kendilerini ve yavrularını,yuvalarını ötüşerek ve
şaşırtıcı hareketlerle korkularını belirtirken,Kurtlar ve
Çakallar yavrularını inlerinden çıkarıp yükseklere
taşıyorlardı.

Hermos kış aylarındaki yağışların etkisiyle iyice
güçlenir ve kabarırdı. O sırada birçok hayvan ve bitkiye zarar
veriyordu. Böyle zamanlarda kendinden korkardı. Bir anda
her şeyi yerle bir etmesine rağmen yine yatağına çekilir ve
etrafa yeniden hayat vererek kendini af ettirirdi. Önce
Karabataklara, Ördeklere ve Kazlara kucağını açardı.
Sonrada her canlıya ev sahipliği yapardı. İçinde sazlık alanlar
oluşurdu. Kıyılarında salkım söğütler salınırdı. Geceleri ay’ın
gümüş rengi altında herkes gibi derin uykulara dalardı.
Dinlenirdi. Rüyalar görürdü. Bir gün rüyasında bir yaşlı,bir
bilge insan şöyle seslenmişti. “Yürüdüğün bu yolda sana bir
öğüdüm olacak, yaptığın her şey ruhuna bir şey katsın.
Ruhunu temiz tut ve zenginleştir. Gönlün her varlığa açık olsun.
Akıl ve ruh sağlığın yerinde oldukça hiçbir zaman zarar görmezsin.
Yolun açık olsun. Hedefe varman için mücadele etmek bu
dünyadaki en kutsal işlerden birisidir.’’

Hermos yoluna devam ederken düşündüğü gibi
dereler ve çaylar birer birer kendisine katılmaktaydı.
Eskisinden güçlü olmasına rağmen önüne büyük bir kaya
kütlesi gelince duraksamıştı. Epeyce uğraşmasına rağmen
kaya kütlesini aşmak çok zordu. Buraya gelinceye kadar kaç
bahar ve kaç kış geçtiğini artık hatırlayamaz olmuştu.
Yağmur ve kar sularının etkisiyle kaya kütlesini açmayı umut
ediyordu. Her şey düşündüğü gibi gerçekleşti. Kaya
kütlesinin üzerinden öyle bir aktı ki uzunca zamandır
unuttuğu hareket etmeyi ne kadar özlediğini anlamıştı.
Büyük bir heyecanla bağırarak kayanın üzerinden uçmuştu.
Çok büyük bir gürültüyle yere çarpmıştı. Etrafındaki korkan
hayvanların bağırışları ve kaçışan kuşların kanat çırpmaları
yere düşen suyun gürültüsünü neredeyse bastırmıştı.

Bu heyecanlı uçuş Hermos’un ilk yaşadığı bir
durumdu. Uzunca yıllar akarak kaya kütlesini aşındırmış ve
arkasında muhteşem bir kanyon bırakmıştı.

Geçen zaman içinde artık geniş düzlükler
oluşturmaktaydı. Geçtiği her yere canlılık taşımaktaydı.
Çevresinde otlaklar gürleşir,sazlıklar artar balıklar yeni
yuvalar yapar,kuşların yeni yavruları olur,göçmen kuşlara ev
sahipliği yapardı. Sol tarafında yer alan tmolos(Bozdağ)ların
eteğinden yol alıyordu. Rehberi güneş yolu tarif
etmekteydi. Batıya doğru gidecekti. Arkasında yeryüzünün
en verimli ovasını bıraktığının henüz farkında değildi. Nif
ırmağını yanına aldıktan sonra Spıl ve Yunt dağları arasına
doğru yönelmişti. İlk evresindeki güçlü,deli,gözü pek,
korkusuz ,cesaretli,atılgan,delikanlı,dik başlı ve mücadeleci
özelliklerinden uzaklaşıp ölçülü,temkinli,ağır başlı,
hoşgörülü, ve daha olgun davranışlar kazanmıştı.

Hermos yeryüzündeki tüm emsalleri gibi denize
ulaşmıştı. Büyük emeklerle,büyük mücadelelerle her türlü
engelleri aşarak bu yeni dünyaya ulaşmasından dolayı çok
mutluydu. Sevinçliydi. Yaradanına dua etmişti. Çok
yükseklerden inip gelmişti. Çok şeyleri arksında bırakmıştı.
Uzanıvermişti dinlenmek istercesine tuzlu ve mavi suların
üzerine. Mavi ve tuzlu suların kollarına salınıvermişti
kendini. Her nehrin denizlere ulaşıncaya kadar izlediği yol
ve engelleri aşması mücadelesi farklıydı. Ancak hedef yönü
aynıydı. Olması gereken böylemidir ? yoksa kaderlerimi
böyledir bilinmez. Nehirlerde tutku ve hayallerini
,hedeflerini gerçekleştirmelidirler. O zaman nehir
olacaklardı. O nedenle geçtikleri yerlere hayat vereceklerdi.
O zaman yeryüzünün vazgeçilmez varlıkları olacaklardı .Her
nehrin kendine göre bir tarihi ve bulunduğu yerde bir
anlamı ve değeri vardı. Nehirlerin dili olsaydı konuşsalardı
tarihi yazsalardı ne kadar çok doğrular öğrenilirdi? Onlar
çok savaşlara tanık olmuşlardı. Kenarlarında kurulan
şehirlere ve uygarlıklara tanık olmuşlardı. Nehirler insanlık
tarihinin ve medeniyetlerin ana vatanı olmuşlardı. Onlar
kendi yataklarını yaparlarken, medeniyetlerinde yatakları
olmuşlardı.

Kibele’nin kutsal vatanının dünyaya getirdiği bu
muhteşem varlığın Antik çağdaki adı Memaniomenes’di
(Azgın,öfkeli,taşkın anlamına geliyor). Homeros İlyada
destanında Kutsal Ma nehri olarak söz etmektedir.
Yunanlılar bu muhteşem nehre Ermos demişlerdi.
Romalılarda Hermos demişti. Günümüzdeki adı ise Gediz
Nehridir. Arkasında bıraktığı halende suladığı ova dünyanın
en zengin topraklarını barındırmaktadır. Lidyalıların ,
Perslerin, Makedonyalıların,Romalıların, Emevi Arapların,
Selçukluların,Türk beyliklerinin, Osmanlıların ve Türkiye
Cumhuriyetinin egemenliği altında kalmıştı.Bu
medeniyetlerin hepsine tanık olmuş ve yaşatmıştı.Halende
yaşamaktadır hayatını sürdürmektedir.Nehir doğduğu
Murat dağından itibaren yönünü batıya çevirerek,kendine
katılan dere ve çaylarla ege denizine dökülmüştür. Banaz
çayı, Karabol, Selendi, Eynes, Alaşehir, Tabak çayı, Nif
çayı, Değirmen, Kum çayı, Deliniş çayları Gediz’e katılarak
hep beraber ege denizine ulaşmışlardır.1960 yılında
çalışmaya başlayan Demirköprü barajı çevresindeki bir çok
yerleşim yerini yuttuğu gibi en verimli toprakları da su altına
almıştır. Gediz’in özgürlüğünü engelleyen baraj şu anda
sürüklenip gelmiş olan alüvyonlarla dolmuştur. Baraj
sulama görevini yürütmektedir. Enerji üretiminde başarılı
sayılmaz.

Sanayi ve endüstri tüm dünyayı sararken enerjiye
ihtiyaç eskisinden daha çok olmaktadır. Dünya her zaman
üretimi hedeflemiştir. Enerjiyi su gücünden karşılamak için
nehirler kullanılmaktadır. Nehirler enerjiyi verdiler,
fabrikaları çalıştırdılar üretim sırasında oluşan atıkları da
fabrikalar nehirlere verdiler. Gözlerini sadece para bürümüş
sanayiciler arıtım tesisi yatırımlarından kaçınarak nehirlerin
canlarını almışlardır. Nehirlerdeki canlılığı ve suyu yok
etmek pahasına uygulamalarını sürdürmektedirler. Gediz
sanayi artığı attıkları,zehirleri uzun zamandır almaktadır.
Gediz artık ateşler içindedir. Ateşlerden başını kaldıramaz
haldedir. Şimdi çok yorgundur. Kabuğuna çekilmiştir.
Heyecanları kalmamıştır. Hayalleri kırılmıştır. Tutkularından
vazgeçmiştir. Ruhu incinmiştir. Kendisini vatan olarak tutan
içinde yaşayan bil cümle su hayvanları ve su bitkileri başka
yerlere göç etmektedir ya da üzüntülerinden bu dünyadan
göç edip gitmektedirler.

Gediz nehri kendisine zehir gönderen şehirlere ve
endüstriye kırgındır. Atıkları ileten insanlara ve insanlığa
kırgındır. İçi yanmakta ve acımaktadır. Binlerce yılda ortaya
çıkardığı ovasında insanlara, medeniyetlere ve her türlü
canlıya hayat vermişti, Can vermişti. Can verdiklerinin
canını almaya çalışmalarını asla kabul edemezdi. Antik
çağlardaki halini çok özlemektedir. O zamanlardaki saygın
halinden şimdiki çöküş haline gelmesinden dolayı çok
üzüntü duymaktadır. Gediz ar􀆨k tanınmayacak haldedir.
İnsanlık elbette Gediz’i bu hale getirmesinin bedelini
ödeyecektir.

Gediz’in bu hale gelmesiyle milyonlarca kuş ve
türleri sayılmayacak kadar bir çok bitki yok olacaklardır.
Çevre bilinciyle yetişeceğini umut ettiğimiz çocuklarımız
böyle bir mirası devralmalarından dolayı üzüntü
duyacaklardır. Belki de Onlar Gediz’in yeniden yükselişine
imkan vereceklerdir. Gediz tekrar mavi,yeşil sularına
kavuşacaktır. Gediz belki de huzur içinde uykulara
dalar,bilincinde kalan yaşadıklarına dair yüzlerce rüyalar
görür. Kim bilir ? çevresindeki salkım söğütlerin
yapraklarıyla coşkulu danslar yapacak,kim bilir en eski
kadim dostu güneş her sabah sıcak gülümsemesiyle
uyandırıverir. Ve bütün gününü sularını ısıtarak geçirir. Kim
bilir geceleri dolunay suyunu gümüş rengine çeviriverir.
Doğduğundan bu yana her şeye ve her olaya tanık olan
zaman,Gediz’in güzelliklerine kavuşmasının müjdesini
verecek mi? Bekleyeceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir