Köşe Yazısı

ANILARIN DÖNGÜSÜ

“hatırladığın bir şey yoksa, unutacağın bir şey de
yoktur…” Boris Vian

İlkbaharı pencere arkasından karşılamak zorunda
olduğumuz pandemi sayesinde bir türlü bitmek bilmeyen
şu küflü zaman dilimlerinde, dönüp kendimize sığınmayı
başarabildiğimizde güzel anılar tarafından sarılıp
sarmalanıyorsak ne mutlu … üstelik de sabah sabah
dilimize dolanıp gün boyu mırıldanmamıza neden olacak
olan “Ne kadar güzeldi o günler.” Diyen Fatih Erkoç
şarkısıyla…

Anılar, zihnin hatırlı misafiri, güzel olanına kalbin
sunduğu sonsuz kredi, kâh kalbi yorup burkan, kâh
sonsuzluğa kanat çırptıran ille de baki kalmayı başaran…
bazen yaşama tutunma nedeni, kimi zaman acıya boğan,
genelde güç aşılayan, kimi zaman geçmişte güldüğümüz
anları göz yaşı dökerek hatırlatan kimi zaman da geçmişte
gözyaşı döktüğümüz anları gülümseyerek hatırlatan..

Gelişi güzel bir gün, gelişi güzel bir anda aklımızın
bir köşesinde kıpırdayan, bir kitabın cümlesinde, bazen bir
rengin detayında, yıllar önce alıp bir köşeye bıraktığımız
bir nota gözümüz ilişince, kimi zaman bir kokunun ruha
yönelirken uğradığı bir girdap, bazen de askıda öylece
bekleyip duran bir elbise.

“Anı yoktur. anıların kendisinden kaynaklanan,
başka bir kişilikle yaşanmış, bir başka hayat vardır. Gerçek
zaman, eşit saatlere bölünmüş, mekanik bir yapı değildir.
Tüm bunların sonunda burnunuza gelen şey katmerli
papatyaların ateşte yanan kalplerinin kokusu olacaktır.”
Diyen Boris Vian, elini uzatarak Kırmızı Ot kitabı ve anıların
kapısından usulca girmenize yardımcı olur…

En güzel ve hatırlanması en kıymetli olanı ise
plansızca ve samimi bir şekilde kendiliğinden oluşan
anılardır..

Mesela yürüyüp durduğun bir anda usulca
iliştiğin bir bankta, yanında tanımadığın yaşlı bir teyzeyle
aynı ufuk çizgisinde güneşi batırmaktır, hiç tanımadığın
biri ile iki satırın belini kırarken tebessümün eşsizliğini fark
ettiğinde etrafa yayılan huzur dalgasıdır..

Veya çok yorgun bir günün sonunda kolunu
kaldıracak derman bulamadığını hissettiğin anda sana
sunulan o bir fincan kahvenin kokusunun aklından
çıkmamasıdır.

Saatlerce yağmur altında yürüdükten sonra,
üstelik yağmur iliklerine kadar işlemişken koşulsuzca
açılan bir köy evinin kapısından girip, sobanın kenarında
gözleme yerken kurumayı beklemektir.

Bazen de ucunu kıvırıp zamanı hapsettiğimiz bir
kitabın sayfasına defalarca uğramaktır…

“Bazı anılar öyle hassastır ki kendilerini
gömerler” diyen Leach’a hak veriyor insan, geçmişte
severek yediğiniz bir yemeği hatırlamaya çalıştıkça
damağınızda uyanmak bilmeyince o tat…

Aşırı bencilliği sevmeyen biri olarak ki, her şey
tadında güzeldir 🙂 bencilliği en fazla anılara yakıştırırım en
fazla anılarda güzel durur bencillik… sadece size aittir
kimse ile paylaşma zorunluluğunuz yoktur kimse sizden
alamaz ..

Herkes şu hayatta hep bir şeyler biriktirip durur,
kimilerimiz o kadar ileri gider ki bir şeyler biriktirmek
uğruna bir ömrü feda eder, çok değer verdiğim bir
arkadaşımla sohbetimizde anı biriktirmeyi sevdiği ile ilgili
bir cümleyi ilk duyduğumda hem biraz şaşırmış hem
anlama gayreti içinde bir süre boğuşmuştum,
Kierkegaard’ın “Bir anıya sahip biri bütün bir dünyaya
sahip birinden daha zengindir.” Cümlesine denk gelince de
gayretim anlam kazanmaya başlamıştı : ) hayat kesintisiz
devam eden bir okul, ömrümüzün sonuna kadar algılarımızı
ne için nereye yönlendirdiğimizdir önemli olan..

Bu hatta Fatih Erkoç’un anı şarkısını dinleyip
Melih Cevdet Anday’ın anı şiirine uğramayı unutmayın…

Edip Cansever’in “İnsansız anı yoktur. Var mıdır?”
Sorusuna cevap aramayı sonraya bırakmayın.

Ve benim yolum durup durup “Anıların güzel
olanları da kederli olanları da insanı hep hüzünlendirir.”
Diyen Dostoyevski’ye çıkıyor…

Kim bilir? Belki de beynin bile isteye kalbe
çektirdiği hasrettir..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir